Sitede Ara

{%= Faq.Title %}
Karşılaştığımız birinin çekici olup olmadığına saniyenin beşte biri gibi bir sürede karar veriyoruz. Sonra da ‘âşık oldum’ diyoruz, açı çekiyoruz. Peki, aşk bir hastalık mı? Platon’a göre aşk ciddi bir akıl hastalığı...


Aşk, tanımlanması belki de en güç olan duygu çünkü kişi aşık olunca aşırı sever, bağlanır, bir nevi saplantılıdır, yeme içmeden kesilir, bir ödüldür, bir bağımlılıktır aşk. Platon aşkı ‘ciddi bir akıl hastalığı’ olarak tanımlamış, Schopenhauer’a göre ise aşk insanın türünü sürdürebilmesi için kurulmuş bir tuzaktan başka bir şey değil. Peki, günün koşuşturmacasında kaçımız varoluşumuzu ve yaşamımızı devam ettiren yegâne gereksinimimizin ‘sevilmek’ olduğunun farkında? Ya da yaptığımız herşeyi politik, ekonomik ve sosyal normlar bağlamında akılcı nedenlere bağladığımız yaşamımızda aslında sevgi dolu varlıklar olduğumuzun ne kadar farkındayız? İçinde yaşadığımız dünya her ne kadar sevmek ve sevilme gereksinimini inkâr etse de gerçekte sevgi eksikliği bizi hasta etmiyor mu?

BİZ BİZE BENZERİZ!
Karşılaştığımız birinin çekici olup olmadığına saniyenin beşte biri gibi olağanüstü kısa bir sürede karar veriyoruz. Değişik kültürden insanlarla yapılan çalışmalar, genelde insanların simetrik yüz yapısını çekici bulduğunu gösteriyor. Bunun gerisinde muhtemelen simetrinin sağlıklı olmanın, dolayısıyla iyi bir genetik yapının göstergesi olması yatıyor. İlginç bir şekilde fiziksel özellikleri bize benzeyen insanları çekici buluyoruz. Yapılan bir çalışmada kişilerin fotoğrafları bilgisayar ortamında karşı cinse dönüştürülüyor. Örneğin bir erkeğe yüz özelliklerine sadık kalınarak kadın görüntüsü veriliyor. Denekler fotoğrafların kendi fotoğraflarının karşı cinsten görüntüsü olduğunu fark etmediği gibi, yine kendilerini (yani karşı cins hallerini) seçiyor. Çekicilik konusunda önemli bir diğer özellik ise sesimiz. Kadınlar geniş omuzlu, erkeksi yüzlü ve ince belli erkeklerin seslerinden hoşlanıyor, erkekler ise ince belli, geniş kalçalı ve genç kadın sesini ilgi çekici buluyor. Kişinin vücut kokusu da onlar hakkındaki düşüncemizi etkiliyor. İsviçre’de yapılan bir çalışmada bir grup üniversiteli kız öğrenciye erkek öğrencilerin iki gün boyunca giydiği tişörtler koklatılıyor. Kız öğrenciler kendi bağışıklık sistemlerinden farklı bağışıklık sistemine sahip erkek öğrencilerin tişörtlerinin kokusunu beğeniyor. Araştırmacılar bunun gerisinde farklı iki bağışıklık sisteminin birleşmesiyle çok daha güçlü bir bağışıklık sistemine sahip, sağlıklı çocuklar dünyaya geleceği gerçeğinin yattığını bildiriyor. Peki, nasıl âşık oluyoruz veya âşık olduğumuzda beynimizde neler olup bitiyor?

ÂŞIK OLDUĞUMUZ KİŞİ HEDEFİMİZ OLUYOR
Bu sorulara cevap bulmaya çalışan ilk bilim insanlarından biri Rutgers Üniversitesi’nden antropolog Helen Fisher’di. Beyindeki sinir hücreleri arasında mesaj iletimini sağlayan ve nörotransmiter moleküllerden üçünün (dopamin, norepinefrin ve serotonin) romantik sevgide rol aldığı ortaya çıkarıldı. Mutluluktan uçma duygusunun, uykusuzluğun ve iştahın azalmasının gerisinde beyindeki dopamin ve norepinefrin miktarının artmasının olduğunu ve benzer şekilde âşık olan bir kişinin sürekli sevdiği kişiyi düşünmesinin gerisinde de beyindeki serotonin etkinliğindeki azalma olduğu öngörüldü. Beynin ödül sisteminde görev alan bölgeler tarafından üretilen dopaminin beynin diğer bölgelerine yayılması kişinin dikkatinin artmasına, odaklanmasına, enerjisinin artmasına ve ödül elde etmek üzere güdülenmesine, neşedin coşmasına neden oluyordu. Bütün bunlar da âşık olanlarda sıkça gözlenen özelliklerdi. Lucy Brown ise aşk ile ilgili değişik duygular yaşanabileceğini, örneğin âşık birinin kendini bulutların üstünde uçar gibi hissedebileceğini veya bazen kaygı, hatta nefret duyguları yaşayabileceğini belirtiyor.

Norepinefrinin etkileri beynin farklı bölgelerine göre değişmekle birlikte kişinin neşeli olması, kendini aşırı derecede enerjik hissetmesi, uzun süre uyanık kalması ve iştahsızlık gibi etkileri vardır ki bunların hepsi de âşıklarda gözlenen davranışlardır.

Brown’a göre âşık olduğumuz kişi yaşamdaki ‘hedefimiz’ haline geliyor. Âşık olduğumuz insana ulaşmamız sonucunda ise beynimizdeki ödül sistemi (dopamin) devreye giriyor ve çok güçlü pozitif duygular yaşamaya başlıyoruz. Fisher âşık beyinde dopaminin yanı sıra norepinefrin miktarının da artacağını, serotonin miktarının azalacağını tahmin etmişti. Norepinefrinin etkileri beynin farklı bölgelerine göre değişmekle birlikte kişinin neşeli olması, kendini aşırı derecede enerjik hissetmesi, uzun süre uyanık kalması ve iştahsızlık gibi etkileri vardır ki bunların hepsi de âşıklarda gözlenen davranışlardır. Norepinefrinin bir diğer özelliğinin de yeni uyarıların yarattığı anıların hafızaya daha güçlü aktarılması olduğu düşünülüyor. Bu da âşıkların birlikte yaşadıkları birtakım olayları veya anları detayları ile hatırlamasının ve aradan yıllar geçse de onları unutmamasının bir açıklaması olabilir.

BİR SAPLANTI DURUMU…
Fisher’in bir diğer varsayımı da serotonin miktarının âşık beyinlerde daha düşük olacağı şeklindeydi. Bu düşüncesinin nedeni âşıkların neredeyse uyanık oldukları her an sevdiklerini düşünmesiydi. Bu nedenledir ki deneklere sorulan ilk sorulardan biri ‘sevdiğini günde ne kadar düşünüyorsun?’ şeklindeydi. Yeni âşıkların tamamına yakını, zamanlarının % 90’ını veya daha fazlasını sevdiklerini düşünmekle geçirdiklerini bildirdi. Fisher âşık olmanın, bir bakıma obsesif kompulsif bozukluktaki (OKB) gibi bir saplantı durumu yarattığını düşünüyor. OKB hastalarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir grup ilaç SSRI genel adı ile anılan antidepresanlardır. Bu ilaçlar sinir hücreleri arasında iletişimin kurulduğu bölgeler olan sinapslardaki serotonin miktarını artırmak için kullanılır. Fisher bu gözlemlerinden yola çıkarak OKB hastaları gibi âşıkların da beyinlerinde serotonin miktarının düşük olacağı savını ileri sürdü.

BELİRSİZ BİR YOLCULUK DEĞİL
Aşkla birlikte anılması gereken iki önemli duygu şüphesiz cinsel arzu ve bağlılık. Deney hayvanlarında ve insanlarda cinsel arzu ve onun tatmini ile ilgi olarak yapılan çalışmalardan hem erkeklerde hem de kadınlarda cinsel arzunun özellikle testosteron adlı hormonun kontrolü altında olduğunu biliyoruz. Bilimsel çalışmalar dopaminin testosteron salgısını artırdığını gösteriyor. Aşkla başlayan uzun süreli ilişkilerde, zaman içinde duygular hem dinginleşiyor hem de daha derinden hissediliyor. Eğer çiftler şanslıysa kısaca ‘bağlılık’ olarak tanımlayabileceğimiz güven, huzur, rahatlık ve birliktelik duyguları yaşanmaya başlıyor. Bağlılık bilimsel çevrelerde, evrimsel süreçte insan neslinin devamını sağlamak üzere gelişmiş bir içgüdü olarak kabul ediliyor. Çünkü memeliler arasında sadece insan doğarken çok zayıf ve yardıma muhtaç doğuyor ve uzun bir süre yetişkinlerin yakın ilgi ve korumasına ihtiyaç duyuyor. Bilim insanları eşler arasındaki bağlılığı oksitosin ve vasopressin adı verilen iki hormonun kontrol ettiğini buldular. Anne ile çocuk arasında gözlenen bağlılığın gerisinde de aynı hormon olduğu daha önce yapılan çalışmalardan biliniyor. İşte belki de karmaşık gibi görünen ama aslında tek bir amaca hizmet eden bu döngüyü barındıran güçlü bir duygu olarak aşk hakkında daha çok söylentiye yer var ve daha çok çalışmaya gereksinim duyulduğu açık. Ancak bu bilgiler ışığında belki de artık aşk belirsizlikle dolu bir yolculuk değil de Mario Levi’nin dediği gibi ‘kendimizi anlama’ ve farkındalığımızın gelişimine katkısı olan bir süreç olabilir belki de...